Pazartesi, Ocak 03, 2011

Çok

Sanırım geçen günkü gazete haberlerinden sonra buraya bişeyler yazmam,ya da kopyalamamın bir mahsuru yoktur. Evetttt, o adamın sırtındaki sarhoş kadın bendim! ama Ece yine de benikurtarıcı bir hareket yapmış..sanki benim için yazmış :) Seni seviyorum Ece Temelkuran!

"Alice Harikalar Diyarında"
filmini izliyordum geçen gece. "Hatter" (Şapkacı) karakteri, çocukken daha cesur ve gönlü daha zengin olan, büyümüş Alice'e şöyle diyordu:
"You were much more. You were mucher. You have lost your muchness."
(Sen çok daha fazlaydın. Sen daha çoktun. Çokluğunu kaybetmişsin!)
Hayat bizden son derece sinsi bir biçimde tek bir kişi olmamızı bekliyor, kimsenin kafası karışmasın, derdi bu hayatın. Ciddiyet ve oturaklılık, son derece sahtekâr bir biçimde ödüller vaat ediyor. Ruhunun fazla fırfırlı ve bilyeli kısımlarını tedavülden kaldırırsan saygın kişiler meclisinde bir koltuğun olabileceğini ve bu sayede hayatının kurtulacağını söylüyor durmadan. Delice şeyler söylemezsen ve anlaşılmayacak şakalar yapmazsan önün açık; böyle diyor hayat. Sakın inanma! Sakın! Yok öyle bir şey. Tamamen bir tuzak. Çünkü insan en sonunda yine kendiyle baş başa kalacak. Ve kendi kendine şaka yapamayan bir kendini kim ister! Renkli kalemleri alınıp eline bir dolmakalem verilmiş bir çocuk kadar mahzun...

Cumartesi, Aralık 04, 2010

ALDATILMIŞ KUŞAK...

"Bizden bir ya da iki önceki kuşak bizim kadar çok "son" görmedi. İlişkilerde bizim kadar çok son yaşamadılar. İşlerine bizim kadar hızlı son verilmedi, bizim kadar yeniden başlamak zorunda kalmadılar. Her son, yas demektir. Sonlandırdığınız şeyle ilgili ne kadar az şey hissederseniz hissedin bu, böyledir. Dolayısıyla bizler mutluluğun peşinden koşan ve aslında neredeyse aralıksız yas tutan bir kuşağız. Sevgililerin, arkadaşların, işlerin, evlerin, mahallelerin yani terk ettiğimiz her şeyin yasıyla doluyuz. Düşünün, anneannenizi düşünün."

Ece TEMELKURAN

Pazartesi, Kasım 22, 2010

SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR

Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine
çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...


Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki
ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük
çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
ufalanacak.

Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
HAYIR demezseniz!...



Wolfgang BORCHERT

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

İÇİMİZDEN EKSİLDİ

Artık heyecanlandırmıyor beni
garlar, peronlar, benzin istasyonları,
uykulu mola yerleri, yabancılıklar,
bilmediğin dağ rüzgarlarıyla ürpererek uyanmak
bir gece vakti, dalgın bakışmalar
sonra uykusuz sabahlarda indiğin sahil kasabası
daha gövdene uyanmadan serin tuz, kıştan kalma dalgalar

bir yerlerde beklediğini sandığımız büyük rüyalar
galiba artık heyecanlandırmıyor kimseyi
nicedir eksildi içimizden o çekip gitme duygusu
eski neşesine bir türlü kavuşamayan kalbim
saçıp savurdu buraya gelene kadar
içindeki şarkıları
şimdi gündelik hayatın sade gürültüsü, kuru düzeni kuşatırken
sessizliğimi
ardına saklandığım kelimeler
kadar bir hayat
ölmeden önce okunacak, yazılacak birkaç kitap.


M.MUNGAN

Cuma, Mayıs 21, 2010

Başbekçi!

LİSEDEYİM. Bir arkadaşımla oturuyoruz sınıfta teneffüs vakti. Arkadaşım kazara erkek! Sanırım lise 2’deyiz. Ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Muhtemeldir ki çok fena gençlik dertleri filandır. Derken içeri bütün okulun içtenlikle nefret ettiği bu müdür muavini giriyor. Çakır gözlerini bize dikiyor, yüzünde bir dehşet ifadesi. Ve bağırmaya başlıyor:

“Çıkın dışarı! Çıkın dışarı! Senin kız kardeşin bu durumda olsaydı hoşuna gider miydi?”
Hö?

MÜSTEHCENLİK
Bizim lise, Bornova Anadolu Lisesi, hafif deli bir liseydi benim vaktimde. Yok öyle öğrenciye kabadayılık! İkimiz de bağırıyoruz:

“Ne diyorsun hoca! Kendine gel!”

Fakat çakır gözlü efe çıldırıyor, daha beter müstehcen fikirler sayıp dökmeye başlıyor. Velhasıl biz vuruşarak geri çekiliyoruz. Yıllar sonraydı bu çakır gözlü efenin öğretmenlikten uzaklaştırıldığını okudum gazetelerde. Gerekçe? Kız öğrencilere sarkıntılık!

PARTİDEN İHRAÇ
Ahlak bekçilerine bu yüzden kızarım:

Kafalarındaki müstehcenlik fikrini olur olmaz başkalarına yansıtıp insanları terörize ettikleri için. Başbakan, malum göndermeleri yaparak “toplumsal ahlak” nutukları atıyor. Buna karşı direnmek kolay değil. Tahmin edersiniz ki, “Bütün eşlerini aldatan kadın ve erkekler birleşin!” desek ortaya ele gelir bir kalabalık çıkmaz. Bu tür bekçiliklerin her zaman galip gelmesinin nedeni de budur. Karşı taraf maça yenik başlar. Sonuç: Bekçilik alır yürür.

Başbakan, hızını alamayıp söylemiş zaten:

“Böyle bir şey yapanı partiden ihraç ederim!”

ÇOKEŞLİLER?
Buyur! Başbakan AKP’li vekillerin de yatağına karışmaya karar verdi. Merak ediyorum Başbakan’ın parti çevresindeki çokeşliler konusundaki ahlaki yargısı ne? İslami kesimin önde gelenleri arasında bu tür bir hayat sürdürenleri ben bile biliyorum bu kadar uzak olmama rağmen.

AKP’nin İslami kesime bahşettiği zenginleşmeyle birlikte -bunu herkes biliyor ama daha kokusu çok çıkmadı bu kesimin erkekleri arasında ikinci,
üçüncü eş alma dalgası başladı. Hatta bu hareketlerini Kuran’dan ayetler göstererek meşrulaştırıyorlar. Eşleri de kendilerini Kuran’dan başka bir ayet göstererek savunmak zorunda kalıyor. Böyle bir dip kavga var İslami kesimde.

AHLAK?
Başbakan’ın bu konuda biraz kafasının karışık olduğunu görmüştük. Zina ile ilgili yasa tasarısı sebebiyle Avrupa Birliği görüşmelerinde tereddüdü ortaya çıkmıştı. Sadece Başbakan’ın kafası karışık değil elbette. Ahlak nedir? İki kişilik ilişkilerde sadakat nedir? İnsani olan iki ölçüt olabilir sadece: Yalan ve rıza. İki yetişkin insan arasında rıza ile yaşananlar, yaşanan fiil iki kişiden birinin psikolojik veya fiziksel bütünlüğüne tehdit oluşturmuyorsa, zarar vermiyorsa gayri ahlaki değildir. (Yasa metni gibi oldu biraz.)

Yalan meselesi ise daha ziyade kişinin fıtratına kalmış. Yalanla yaşamaya katlanabilen insanların dayandıkları sınır yakalanmadır. O da tatsız ve onur kırıcıdır. Üçüncü kişilerin görmesine gerek yok, o eziklik yeter.

SAYAYIM MI?
Evlilik söz konusu olunca bu yalanın hukuki yaptırımları olur. Evlilik sözleşmesine aykırı davrandığınız için bunun bedelini ödemeniz gerekir. Ama bu kadardır. Kimsenin, en başbekçinin bile sizin adınızı dilden dile gezdirmeye hakkı yoktur.

Toplumsal ahlak ha?
Memleketimizin çeşitli il ve ilçelerinde küçük yaşta evlendirilen kızlar, ensest ilişkiler, evlilik içi tecavüzler...

Toplumsal ahlak ha? Cezaevinde yüzlerce çocuk!

Toplumsal ahlak mı dediniz?Madenlerde boğularak ölen işçiler, TEKEL işçileri...

Daha sayayım mı?

E.Temelkuran

Perşembe, Nisan 29, 2010

Yoğurtlu ıspanakla Anayasa yapılmaz yeğen!

Hava ve saha koşulları yeni bir Anayasa için ideal değil. Bir reklamda dendiği gibi “Saha, yoğurtlu ıspanağa benziyor sayın seyirciler!” Ama ne zaman ideal şartlar oldu ki? İdeal havayı beklemek zaman kaybettirebilir. Üstelik darbe anayasasını değiştirmek ne zaman olsa epey toz kaldıracak bir hadise.
Öte yandan Anayasa’yı değiştirirken “İstediklerinizi almak için istediklerimize evet diyeceksiniz” tonu taşıyan bir yöntem de kabul edilemez. Değişiklik paketini toptan referanduma sunmanın bundan başka bir anlamı yok.
Yazıp çizen, düşünen insanların bu konuda söyleyecek bir şeyi var: Bir bildiri hazırladık. 200 kişi. Değişikliğin en geniş mutabakatı hedefleyen demokratik bir süreçle oluşması gerektiğini söyledik. Ve olması gerekenleri şöyle saydık:
Seçim barajı kalksın. Seçim harcamaları şeffaflaştırılsın, bunu denetleyecek bağımsız bir kurum oluşturulsun.
Parti kapatılması zorlaştırılsın.
Dokunulmazlık kürsü ile sınırlandırılsın.
Ordu, güvenlik ve yargı mensupları dışındaki kamu görevlilerinin üzerindeki siyaset yasağı kaldırılsın.
Kadınlara siyasette pozitif ayrımcılık yapılsın.
Bunlardan en önemlisi seçim harcamalarının şeffaflığı ve kürsü dokunulmazlığı. Çünkü her iki madde de siyaset-para ilişkisi ile ilgili. Bunlar yapılmadığı takdirde parası olan iktidar olacak. “Kıroyum ama para bende” anlayışının Türkiye siyasetine hâkim olmaması için bu önerilerin hükümet ve siyasi partiler tarafından ciddiye alınması gerekiyor. Aydınların Anayasa’ya dair metni hazırlanırken Prof. Turgut Tarhanlı‘nın önemli bir notu oldu. Darbecilerin yargılanmasını engelleyen geçici 15. maddeye ilişkin bir not. Tarhanlı hükümetin bu maddeyi kaldırmaya yönelik niyetinin yeterli ciddiyeti taşımadığını düşünüyor. Sorun şu: 15. maddeyi kaldırıp darbecilerin yargılanmasına yol verirken darbe mağduriyetlerinin nasıl giderileceğine dair bir çalışma yapılması gerekiyor. Yoksa iş “Kaldırdık maddeyi gitti” anlayışı içinde hallolacak gibi değil. İşlerini, çocuklarını, eşlerini, hayatlarını, organlarını kaybetmiş insanlara ne denecek? 12 Eylül’ün yargılanması bu demek çünkü. Sadece adli bir mesele değil, siyasi bir dönüşüm. Hükümetin paketinden niyetin bu ciddiyette olduğu belli olmuyor. Bildirinin imzacılarından bir grup yarın Meclis’e gidip bu meselelere dikkat çekecek.
Siyasette pazarlığın değil, fikir tartışmasının baskın üslup olması gereken bir dönem bu. Fikri olan insanların, bütün insanların dinlenmesi gereken bir süreç. Başka şeye benzemez, anayasa değiştiriliyor. Hükümetin ve Meclis’in akil adamları dinlemesi gerekiyor. Sadece dizilerde değil, siyasette de akil adamlara ihtiyaç var. Ramiz Dayı ağırlığında adamlar lazım şöyle demesi için:
“Yoğurtlu ıspanakla Anayasa yapılmaz yeğen!”

Ece Temelkuran

Perşembe, Şubat 25, 2010

KORKULARDAN KURTULMA KORKUSU


"BİR oyun oynayalım bugün. Hayal kurabilir misin? Hayal edebilir misin bütünüyle başkası olduğunu? Büsbütün başka biri olduğunu hayal et bu sabah.
Daha çok sevdiğin bir anne babadan doğmuşsun mesela. Hiç dua ezberlememişsin ve "Andımızı" bağırmak zorunda kalmamışsın. Hiç dayak yememişsin. Askerliğe gitmemişsin, komşuların seni hiç gözetlememiş. Seni korkutmayan iş arkadaşların varmış meğerse, sevdiğin işi yapıyormuşsun. Sadece istediğin zaman gittiğin bir evin olduğunu düşün mesela; istediğinde, gece bile olsa yürüyebileceğin sokaklar. Televizyonda başkalarının kavgalarını izleyerek kendi kavgalarını unutan bir ülke olmadığını düşün buranın.

"SENİNLE HER SANİYE GÜZEL"

Bütün tanıdığın insanlar mutluymuş meğerse. Her şeyin daha iyiye gideceğini düşünen arkadaşların da olsun. Kürsüye çıkanların parmağını havaya kaldırıp bağırmadığını ve hayatında korktuğun tek bir insan bile olmadığını hayal edebilir misin? Sevilmemekten çok sevememekten endişelendiğin bir hayat düşün. Sabahları kendi kendine şaka yaparak, gülerek uyanıyorsun diyelim ki.
Biri sana "Seninle her saniye çok güzel" diyor, "Bu yüzden iki saniye daha kalacağım yanında". Bu yaz mesela, eminsin, iyi bir tatil yapacaksın onunla. Ne evlenmek zorundasın onunla ne seni terk edecek. Yolda göz göze gelince biriyle sıkıntıyla indirmiyorsun başını önüne, gülüyorsunuz, bir şakayı şehirde yalnız ikiniz anlamış gibi. İstediğin her şeyi, ama her şeyi yapabilirsin bugün.
Böyle şeyler düşün işte, yani diyelim ki her şey harikulade. "Harikulade"havada dönerek uçan bir kelimedir, misketin içindeki dönerli renk, sen de öyleymişsin meğerse.

ÜLKE VE SEN

Daha bu yazıyı okurken içinden bir ses "Evet?" diye soruyor, değil mi? İçinde küçük bir endişe çatladı bile:
"Evet evet anladık. Ya sonra?"
Gör işte bak, bu ülke sana yapmış. Çünkü biliyor musun, üç aşağı beş yukarı böyle yaşayan insanlar var, daha az dayak yemiş halklar. Birbirinden korkmayan insanlar yaşıyor dünyada. Herkesin kendinden daha kötü olduğuna iman ederek yaşamayan kalabalıklar var. Mutsuzluğunu başkalarının mutsuzluğuna tahvil etmeyenlerin yaşadığı yerler... Diyelim ki işçiler haksızlıktan isyan ettiğinde, çocuklar taş attığı için hapse düşürüldüğünde, kadınlar dövüldüğünde, kız çocukları diri diri betona gömüldüğünde, öğrenciler işkence gördüğünde, "Ama onlar da mutlaka bir şey yapmıştır" demeyen insanların yaşadığı ülkeler var.
Düşünsene biraz. İyi bir hayal uzun sürünce içinde sabırsızlanan endişe çatlağının bu ülkenin mutsuzluğuyla ne kadar çok ilgisi var. Düşünsene, daha kötü insanlar yapıyor olabilir bizi bu ülke. İşçilere ve çocuklara inanmayan bir ülke. Ah! Bu bizim için ne fena. İyi olmakta inat et bugün, hayal etmekte diren. "

E.Temelkuran